4 Temmuz 2012 Çarşamba

Kiracı ve Ev Sahibi Misali...


      Ne acı aşkı kaybettiğini  bilip te hala onu aramaya ümit etmek...Tükenmişlik hissinin sonu ne? Ne yapmalı şimdi...
      Bu kadar güçlü olurken kendi içinde, aşka kendini bu kadar yenik saymak, vazgeçmek...Kiracı ve ev sahibi misali, kiracıysan bir çok evin var istediğin zaman değiştirebilirsin; değişiklik istediğinde, içinde bulunduğun evden huzursuz olduğunda, canın sıkıldığında, sebepsiz bir şekilde...birde ev sahibi olmak var, her şeyini o evle paylaşmışsındır ve paylaşacaksındır. Evini değiştiremezsin herhangi bir sebepten dolayı ama onarım yaparsın, yenilik, değişiklik yapabilirsin. Tek bir evin vardır ve senindir, ve sende onun... Aşk misali hep kiracı olmak istemedik mi, hep öyle olmadık mı? İstediğimiz zaman; değişiklik istediğimizde, huzursuz olduğumuzda, canımız sıkıldığında herhangi bir yalanla veyahut sebepsiz bir şekilde terk etmedik mi?...Üstelik, tek bir kişi varken hayatımızda,  onun bize aitliğini bilirken; onu kendimiz gibi kabul etmek varken, her şeyi onunla paylaşmak ve paylaşacak olmak varken...İçimizdeki tutku, aşk, sevgi ile onu asla değiştirmeyi düşünmezken ilişkiyi onarmak, beraberce daha da sağlamlaştırmak varken, kendi içimizde yenilik ve hep değişik yapmak varken, sadakatlik, bağlılık dürüstlük varken...Kiracıyız hepimiz ve kimi zaman ev sahibi; izin veririz kiralanmaya, belki bilerek, belki bilmeyerek...Oysa gidicidir kiracıdır ya oda bilmeden...
      Vazgeçtim senden, uzak dur benden demenin bir o kadar zorluğu, yüreğine ancak ve ancak kendisini sığdırabilmenin anlamsızlığı...Ve sen sevgili ve senin sevdan sevgili her ikinizde bana fazla geldiniz, böylesi aşka susamışlık varken bile bende...Böylesi yürekten inanmak, alışmak varken sana ve sevgine...Oysa şimdi anladım çekip gitmek ne kadar zormuş, kalan kadar zor olmasa da belki.



22 Haziran 2012 Cuma

Kendi Hayatımızı Ne Kadar Yönetebiliyoruz?...

 

   Aslında insanın yapması gereken şeyi bilmesindense, bildiklerini hayatına şekillendirerek uygulayabilme kabiliyeti olmalı. Ne kadar çok şey bildiğimiz değil, doğru bildiklerimizle hayatımızı ne kadar yönlendirebildiğimiz önemli...

      İnsanın bildiğini, doğru bulupta yapmadığını, yapmadığından ötürü hataya düştüğünü ve bu sebeple ilerleyemeden aynı yerde
kaldığı şeye, bu inanılmaz tepkisiz kalışı, görmezden gelişi neden?

      Kimisi evet insanoğluna verilen düşünme yetisini kullanır fakat doğru tasarruf edemez, kimisi ise düşünmeden yalan yanlış tavırlar sergiler. Her iki kimsede doğruda değilken, neden insanoğluna sunulmuş düşünmenin ötesine geçemiyoruz. Düşündüklerimizi hayatımızda uygulayamıyoruz. Düşünmekle üzerimizdeki sorumluluğun kalktığı inancı nereden geliyor. İçimizdeki kötü vesveseye meyletmemizin sebebi ne? Bu iç savaşta galip gelenlerin silahı ne?

Evet Zor Olabilir Ama...



            İnsanın pekte değişmeyi tercih ettiğini söyleyemem. Babamızın veya annemizin beğenmediğimiz yönlerini ister istemez alıyor her ne kadar olmaması gerektiğine inansak yahut olmasa daha iyi olur desekte o özelliği kendi çocuğumuza kadar taşıyoruz. Kabaca beğenmediğmiz bir üretime "biz" devam ediyoruz. Öyle ki sevdiğimiz insan beğenmediğimiz yönüyle ilgili bir başkasıyla çatışma içine girse sonuna kadar onu destekliyor hatta o yönü git gide kabulleniyor, içselleştiriyoruz.

      Sanırım değişebilmeyi kabul etmiyoruz; belki eksiklik acizlik gibi tanımlıyor, olduğumuzdan farklı davranmamak adına umursamıyoruz. Oysa insan değişebilir. Evet zor olabilir ama kendine has bir olumsuzluğu dahi değiştirebilir. Tek başlangıç isteyebilmekte açıkça...

16 Mayıs 2012 Çarşamba

HAYAT BU YA....


      Hayat bu ya....Kimse kimseyi idare etmiyor...biraz töleranslı davransa ardından elini çekiyor insanoğlu. Hemen devreye bencilliğini ortaya çıkaran kuralları, yapması gerektiği şeyleri giriyor. En yakınından uzaklaşıp, daha önceki töleranslı davranışını yerle bir eden duygusal bir iç çatışmaya sürüklüyor iletişimini...
       Anneler bile belli bir yaşa kadar her daim arkandayken; ondan uzaklaşınca seni başka bir hayata ait hissedip, başının çaresine bakabileceğin inancını kuvvetlendirebiliyorsa...
       Peki mecbur beklenti içinde olan kişi ne yapmalı böyle bir durumda...Kainattaki yalnızlığına mı ağlamalı yoksa neden hep annesinin o  minik kuzusu kalmayıp, büyüdüğüne mi?...

30 Nisan 2012 Pazartesi

BAKIŞINDA NEZAKET OLAN KIZ...


      Gençlik parkında havuz kenarına doğru ilerlerken bir bayan garsonun "hoş geldiniz" sözünün eşliğinde istediğim yere yöneliyorum. Siparişimi verip ardından çantamdaki kitabı çıkarıp okumaya başladım ki bayan garsonun “aşkın göz yaşları mı” diye sorusu ama onaylayıcı sözüyle şaşırarak “evet” dedim. Birkaç kitap tavsiyesi ve muhabbetinin üzerine tekrar okumaya başlıyorum, fakat bu sefer içimdeki okuma isteği yazma hevesine dönüşüyor. İstanbul’daki gibi denizi seyretme imkanın olmasa da Ankara’da karşımdaki havuzu izlerken ve çayımı yudumlarken aynı zamanda da ara ara yazıyorum. İçimden tahmin yürütmeye çalışıyorum; bu genç bayanın yaşı kaç olabilir diye genelde yaş tahminlerinde yanılmam ama yaşı konusundaki tahminimin doğru çıkıp çıkmadığını sorgulamak ve beni yazmaya iten kişi hakkında daha gerçekçi yazabilmek için yaşını soruyorum. Yanılmamıştım yaşının 23 olduğunu öğreniyorum. Ehh bunun üzerine bir yaş sohbeti yapmazsan olmaz. Benim de yaşıma göre genç gösterdiğim sözünü duyuyorum tekrar. Tabi yine bunun ne zaman işe yaracağı merakını içimden geçirmeden edemiyorum.

      Bazen öyle insanlarla karşılaşırsınız ki; ona içinizden, yüreğinizden bir şeyler vermek gelir. Bir kişiyle karşılaştığınızda ilk saniyelerin önemi hep söylenir ya hani. Almak değil illaki bir şeyler hediye etmek gelir içinden… Her fırsatta kalem kağıdı çıkaramazken, beni yazdıran kız ne güzel kızdır… Ne kadar masumdur, başka bir alemdendir….İnsanın ruhları konuşur bazen bedenden önce…  Yüzünde nur, dilinde şerbet, bakışında nezaket olan kız…Bazen bir insana ne iyilik yapacağınızı bilemez de afallarsınız ya işte öyle… Ya da yapmak istediğiniz şeylerde aslında imkanınız olmayan şeylerdir…

      Bir şeyler karaladığımı görünce okuyor musunuz diye soruyor. Hayır ama sınava girdiğimi ve okuyacağımı söyleyince bölümümü soruyor. Türk dili ve edebiyatı diyorum, ardından onunda Gazi üniversitesi Türk dili ve edebiyatı bölümünde okuduğunu öğreniyorum. Ne ilginçtir… İnsana, bazı tevafuklar yaşadığı zaman şaşırtıcı gelir…Şaşırıyorum…Aynen o kızda…Bayan derken kız demeye başlayışımın sebebi de git gide, içten içe samimi oluyorum onunla o farkında olmadan… Arada kendimce yazılar yazdığımı da söylüyorum ve karalamalarımın onun için olduğunu söyleyip, görebileceğini söylüyorum. Şaşırıyor o güzel şaşkın kız…   
      Onunla sonrasında mutlak iletişim yollarını ararken, hastanede randevu saatimin yaklaştığını anımsayıp, uzaklaşabilme endişesi içinde önce mutlak adını öğreniyorum Gökçe’nin. Hesabımı ödeyip gözüm arkada ilerliyorum…Her gelişin gidişi var gerçekliğiyle…
                                                                                                                                                                   Gülşah Varol Osmanlı

27 Nisan 2012 Cuma

Oyuncu Bulmakta Zorlanılıyor mu?...




       Kaç tane dizi seyrediyoruz; Hayatın parçası gibi gördüğümüz dizilerde ki ihanetleri, aldatmaları, ahlaksızlığı bile içselleştirip, doğal karşılar hale geldik. Fakat bir türlü beğendiğimiz karakterdeki kişinin ölmesini kabullenemiyor o diziden ayrılmasına tahammül edemiyoruz. Oyuncu değişikliğinde üzülüyor yerine gelen kişiyi de başlangıçta kabullenemiyoruz; mecbur olduğumuz hissiyle alışmaya çalışıyoruz.

       Dizi eleştirilerinde ki ilk mesele ensest ilişki veya ahlaksız birliktelikler. Pekala biz bu tahümmül edemediğimiz; oyuncu değişikliği veya rolün artık son noktaya gelip bir şekilde ortadan kalkmasından dolayı yakınırken nasıl olurda bu serzenişi kendimize hak görebiliyoruz. Dizi yapımcılarının da bu talebi görmezden gelebilmeleri pek mümkün olmasa gerek. Biz istiyoruz onlarda önümüze getiriyor.

      İstediğimiz karakterin rolünün artık bitmesi gerektiğinde ki, bunu dizideki başrolün eski nişanlısı olarak düşünürsek ve başroldeki karakterde evlenmek için onu değil de farklı nedenlerden dolayı bir başkasını tercih ettiyse ne yapılabilir tabi ki eski nişanlıyla başroldeki karakterin kardeşi aşk yaşayabilirler. Veya  yine bir başrol karakterinin eşi de engellenemeyen nedenlerden dolayı diziden ayrıldıysa, ne yapılabilir onunla da baldızı aşk yaşayabilir. Ehh artık bundan sonrasında olabileceklerin senaryosu kafamızdan şöylece bir geçiveriyor zaten hemen… İmkansız aşk fırtınaları, olur ama olmaz ki vicdan azabıyla yeni oyuncular yeni senaryolar v.s…

       Seyircinin talebiyle dizide kalması yönünde ki bakış açısı bir yana bazen öyle değişiklikler oluyor ki; sırf o karakteri dizinden çıkarmamak adına absürt bir rol verilmesi, sanki oyuncu bulamama sıkıntısı yaşanıyormuş izlenimi veriyor. Yani cast ajanslarının küçük bir rol için bile sıraya giren insanlarla dolu olduğunu bilmesem öyle sanacağım.

      Hemen kısa bir senaryoda şöyle; iki sevgili bir sebepten evlenemiyorlar, sonunda onu tercih etmeyen aşık kız başka bir erkekle evleniyor ve yine onunla evlenemeyen ama ona aşık erkekte, kadının kocasının kızıyla evleniyor ve bir süre sonra beraber yaşamaya başlıyor, tabi ki geçmişten de herkesin haberi olarak…Bu kadarı da olmaz değil mi, ehh işte olduruyorlar…

      Bana kalırsa izleyicinin ve dizi yapımcılarının da artık bu sistemden vazgeçmeleri gerek. Hata varsa tek taraflıda gözükmüyor zaten, yapıcı bir şey oluşsa bile bir taraf diğerini olumsuz yönde yönlendirmeye çalışıyor. Biz artık olumsuzluğa yönlenmemiş bir dizi sektörü ve yine olumsuzluğa yönlenmemiş seyirci istiyoruz…

26 Nisan 2012 Perşembe

NE DEĞİŞİYOR?...

 
       Eskiden tuhaf gelen şeyler artık o göründüğü gibi gelmiyor sana. Olağan şeylermiş gibi, sıradanmış gibi. Küçük sorunlar ne kadar büyümüş gözünde, aslında büyükmüş demek daha doğru olur, tabi şimdiye oranla küçük gibi görünen fakat aslında hakikaten önemsenmesi gereken şeyler. Bunları değiştiren şey ne? Üzüldüğün şeylere artık üzülmemeni sağlayan, senin için bir sorun teşkil eden olaylara artık öncesi gibi derinlemesine değilde yüzeysel baktıran ve daha niceleri nedir bunun sebebi, bunun sorumlusu?...
       Zaman... Elbetteki zaman insanı,insanları nasılda değiştiriyor. Zamanla mı kavruluyoruz... Evet ama olumsuz yönde, artık bazı şeyler değerini yitiriyor...
      Aslında içimi sıkan, ruhumu daraltan, eski ben acı çekiyor, ne kadar farkedemesemde, zaman ne kadar insanları, düşünceleri değiştirsede eski ben acı çekiyor. Üzülüyor, inciniyor, kırılıyor. Üzülme diyemem ki nasıl teselli edebilirim...

19 Nisan 2012 Perşembe

Seninle Şiirleşiyor Hayatım...


      Seninle şiirleşiyor hayatım, bir güzellik var şimdisinde. Gözlerimde heryer şimdi sen...Hem ben hem istanbul bekleşiyoruz habercisiyiz bi fırtınanın. Hava durumu bahsetmiyor bir sessizlik haberli, sadece bir durgunluk. Hep çoğaldığını hissettiren birşeyler etrafta, bu...bu bir işaret olmalı.
       Korkular bile korkuyor ruhumda yer edinmekten, endişelenmek bile gereksizmiş gibi. Yağan yağmur yağıyor ya dedirtiyor; sel basacaksa yine basacak...Yaşanacaksa bir sevda yine yaşanacak, yaşanmalıysa yaşanacak...Yağmurun dinme tedirginliğinde dalıyorsun, hiç ama hiçbir şey dinmemeli gibi geliyor sana.

      Seninle şiirleşti hayatım o sevmediğim şiirler seninle güzel şimdi...Ama ben mahkumum kendime dışardan baksam sana uzansam, uzansam da yetişemeyeceğimi bilsem. Sonra sende usansan benden...usanıp terk mi  etsen diyorum...Düşünüyorum da ben hep başladığım yada başlamaktan  korktuğum yere dönüyorum...Ben hep aynılaşıyorum...

18 Nisan 2012 Çarşamba

"YALNIZLIĞIM" VE "SEN"

      
      Gerçeği buldum; yine tekrar sana döndüm. İçindeki ‘Sen’i aramanın değilde içindeki ‘Sen’i hayal ederek yaşamanın anlamını, güzelliğini keşfettim...Terkediyorum içimdeki başlayamama veya başlamanın ardındaki sona erişle hüsrana uğramayı...
      Hayal ediyorum seni, beni; gerçekte olamayacak kadar büyük bir aşkın içinde...Umduğum sensin çünkü, senin umduğunda mecburen benim...Kimseye mecbur olmadım ben kimsede bana oysa...Kimsenin bir sınırla sevmesini beklemedim, bekleyemem de...Sınırlar hep kendi içinde sınır yaratır bilirim...
      Seviyorum seni...İki isim sevmezken hiç, senin adında ikiymiş bunu fark ettim...”Yalnızlığım” ve “Sen”...İkisini de yaşayabiliyorum özgürce nasılsa...Yaşayabildiklerime varım ben...Öncesinde yada sonrasında korku, kaygı, telaş, umutsuzluk olmayan...
      Ya bir şarkıdasın ya bir filmde karşılaşıyoruz ara sıra hayallerimin dışında da...Uzakta olmandan üzüntü duyarken öncesinde bunu anlamlandırmanın sevincini yaşıyorum yeni seninle...Güçlü bir hissin benimle mutlu olduğunu ve benimle yaşamak istediğini biliyorum çünkü...
26.01.2009 22:00

Her Gelen Mutlak Gitmeli Nasılsa...

       
       Bana kalsa kimsenin gitmesini istemem ki, sanki getirdiklerini beraberinde geri götürüyorlarmış gibi gelir hep. Öyle kimse dediysem de herhangi bir kimse değil. Hayatına giren ve parmakla gösterebileceğin kimse. Hayatına girmeden kasıtta, özel bir yerde olması gerektiği anlamında değil...Hayatın karşılaşmanı mecbur kıldığı yer ve zamanda, uzun süre veya kısa süreliğine karşılaşmalarda. Belki karşı tarafta da fark edilir şekilde belki de aksi silik bir biçimde... Her gelen mutlak gitmeli nasılsa, hiç yoksa ölüm var ucunda...
       Çocukluğumda evimize gelen misafirlerin hiç gidişiyle karşılaşmak istemediğim gibi. İnsanın yalnızlığı, tek oluşluğu her fırsatta yüzüne çarpıyor. Biri tarafından ihanete uğradığımızda da ilk önce karşı tarafı beni yalnız bıraktı diye suçlamıyor muyuz.... glsh (15.03.2011)